sipraktin hakkında ne biliyoruz

23/10/2008 · Kategori: ÇOCUK SAĞLIĞI

ARKADAŞLAR BENİM 2,5 YAŞINDA 9 KG GEÇMEYEN İKİZ KIZLARIM VAR. SON 1 SENEDİR KİLO ALAMIYORLARDI. DOKTOR SİPRAKTİNİ YEMEKLERDEN ÖNCE 1 TATLI KAŞIĞI VERMEMİ SÖYLEDİ. BEN DE BU KONU DA İNTERNETTE BİR ARAŞTIRMA YAPTIM. AŞAĞI DA GÖRDÜĞÜNÜZ ALINTI DA BİLİMSEL VERİLERE DAYANILARAK SİPRAKTİNİN ANA MADDESİ OLAN SİPROHEPTADİNİN İŞTAH AÇMA ÖZELLİĞİ VURGULANMAKTADIR. AÇ KARNA GÜNDE 3 DEFA VERMEYE BAŞLADIĞIMDA İLK GÜNLER BİRAZ UYKU YAPTI. AMA SONRA SABIRLA DEVAMINDA 2 AY İÇİNDE 800 GR KİLO ARTIŞI OLDU. SABAH KAHVALTIDAN SONRA MULTİ VİTAMİN, ÇİNKO TAKVİYESİ VE REKLAMDA YAŞASIN ECZANEDE DİYEN BALIK YAĞINI KULLANIYORUM. YEMEYEN ÇOCUK ANNELERİNE NACİZANE TECRÜBEMİ PAYLAŞMAK İSTEDİM.AYRICA ÇOCUKLARININIZ BENİMKİLER GİBİ ALERJİK NEZLEYE TUTULUYORSA DA FAYDASI VAR İLACIN. TABİ BEN HİÇ KİLO ALAMAYAN ÇOCUKLARDAN BAHSEDİYORUM. BU KONUDA GÖRÜŞLERİNİZİ PAYLAŞABİLİRSİNİZ.

Yeme Bozuklukları ve Tedavisi

Dr. Ayça Gürdal 1

 

Özet

Yeme bozuklukları yüzyılı aşkın bir süredir tanınmasına karşın, özellikle 80'li yıllardan bu yana daha çok tartışılan ve araştırılan bir psikiyatrik hastalık grubudur. Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza yeme bozuklukları grubunda yer alan başlıca iki ruhsal hastalıktır. Her ikisinin de tedavileri tartışmalıdır ve tedavide birçok psikoterapi yönteminin bir arada uygulanması önerilmektedir. Bu yazıda, yeme bozukluklarının ilaçla tedavisi tartışılmakta ve bu konuda gerçekleştirilen çalışmalar gözden geçirilmektedir. Sonuçta, genel olarak yeme bozukluklarında ilaç tedavisinin yerinin sınırlı olduğu, bulimiya nervozada ise sonuçların daha yüz güldürücü bulunduğu belirtilmektedir.

Anahtar kelimeler: Yeme bozuklukları, anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza, tedavi.

Klinik Psikofarmakoloji Bülteni 1999; 9(1): 21-27

 

Summary

Eating Disorders  and Their Treatment

Eating disorders, although known for more than hundred years, are especially searched in the last decade. Anorexia nervosa and bulimia nervosa are the two major disorders in this group. Treatment strategies in both of these disorders are quite controversial, but application of different psychotherapeutic methods are recommended. The pharmacological treatment of eating disorders is discussed and relevant studies are reviewed in this article. As a result, psychopharmacological treatments hold a limited place in the treatment of eating disorders, while better results are stated in the treatment of bulimia nervosa.

Key words: Eating disorders, anorexia nervosa, bulimia nervosa, treatment.

Bull.Clin. Psychopharmacol 1999; 9(1): 21-27

 

 

 

 

 

1Psikiyatri Uzmanı,

 

Correspondence Address: Alman Hastanesi Psikiyatri Bölümü, İstanbul.


Yeme bozuklukları yüzyılı aşkın bir süredir tanınmasına karşın, özellikle 80'li yıllardan bu yana daha çok tartışılan ve araştırılan bir psikiyatrik hastalık grubudur. Yapılan epidemiyolojik çalışmalar son on yılda batılı ülkelerde yeme bozukluğu insidansının hızla yükseldiğini göstermektedir (1). Doğu ülkelerinden de bildirilen çalışmalar ve olgu sunumları artmaktadır. Ülkemizde de yeme bozukluklarının daha çok tanınması ve tartışılması tanı konulan olgu sayısını arttırmaktadır.

            Sosyokültürel değişimlerin ve kültürel çatışmaların yeme bozukluğu sıklığını arttırdığı öne sürülmektedir (2). Özellikle hızlı sosyal değişim gösteren ülkelerde beden imgesine ilişkin kültürel değerlerin de hızlı değişmesi risk faktörü oluşturmaktadır (3). Bu açıdan bakıldığında ülkemizde de giderek daha çok yeme bozukluğuna rastlanacağı düşünülebilir.

            Yeme bozuklukları iki temel tablodan oluşur: Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza. Bu iki tablonun atipik biçimleri ve tıkınırcasına yeme bozukluğu da yeme bozuklukları grubunda değerlendirilmektedir.

            %90-%95 oranında kadınlarda görülmektedir. Batılı çalışmalara göre prevalansı ergen ve genç kadınlarda %1-4 oranında değişmektedir (4). Orta ve yüksek sosyoekonomik grupta daha çok rastlanıldığı öne sürülmekle birlikte, bu varsayım giderek tartışılmaktadır (5).

            Klinik olarak tanı, özellikle anoreksiya nervoza için oldukça kolaydır. Klinisyenlerin tanıları arasında oldukça yüksek düzeyde uyum vardır (6). Her iki hastalık için de temel ölçüt beden imgesi bozukluğudur. Beden ağırlığı ile aşırı uğraş, şişmanlama korkusu, beden ağırlığını kontrol etmeye yönelik davranışlar ve zayıf bir bedene sahip olma arzusu klinik belirtilerdendir.

            Anoreksiya Nervoza Tanı Ölçütleri (6):

            Kesin tanı için aşağıdaki ölçütlerin tümü bulunmalıdır:

Beden ağırlığının beklenenin en az %15 daha altında olması (kilo kaybı vardır veya beklenen kiloya hiç ulaşılmamıştır) ya da Quatelet beden kitlesi indeksinin 17.5 veya bunun altında olması (Quatelet beden-kitlesi indeksi = beden ağırlığı (kg) / boy (m)2 )

a.       a.     Hasta ergenlik öncesi dönemde ise, büyüme döneminde beklenen miktarda kilo almaması.

b.      b.     Kilo kaybının "şişmanlatan yiyecekler"den kaçınma ve aşağıdaki yollarla ve kişinin kendi isteği ile oluşması: kendi kendini kusturma, müshil ilaçları kullanma, aşırı hareket, iştah baskılayan ve diüretik ilaçlar kullanma.

c.       c.     Özgül psikopatoloji beden imgesi bozukluğudur. Şişmanlama korkusu aşırı değer verilen ve zihinden uzaklaştırılamayan bir düşünce olarak bulunur. Hasta kendisi için düşük bir beden ağırlığı eşiği saptamıştır.

d.      d.     Hipotalamo-pituiter-gonadal ekseni içine alan yaygın bir endokrin bozukluk vardır. Bu, kadınlarda amenore, erkeklerde cinsel ilgi ve güç kaybı şeklinde belirti verir (oral kontraseptifler gibi ilaçlarla hormon tedavisi alan anorektik kadınlarda vajinal kanamaların sürmesi bir istisna oluşturur). Ayrıca, büyüme hormonu ve kortizol düzeylerinde yükselmeler, tiroid hormonunun periferdeki metabolizmasında değişiklikler ve insülin salınımında anormallikler görülebilir.

e.       e.     Hastalığın başlangıcı ergenlikten önce ise, ergenlik dönemine ait gelişme gecikebilir hatta durabilir (büyüme durur; kızlarda meme gelişimi olmaz, birincil amenore olur; erkeklerde cinsel organlar çocuk tipinde kalır). Anoreksiya nervoza düzelirse, ergenlik gelişimi sıklıkla normal şekilde tamamlanır fakat menarş gecikir.

 

            Anoreksiya nervozanın DSM IV'teki tanı ölçütleri ICD-10 ölçütleri ile oldukça uyumludur. Farklı olarak "kısıtlı tip" ve "tıkınırcasına yiyen/boşaltan tip" olarak iki alt tip belirlenmiştir (7).

 

            Bulimiya Nervoza Tanı Ölçütleri (6):

            Kesin tanı için aşağıdaki ölçütlerin tümü bulunmalıdır:

a.       a.     Yeme ile inatçı aşırı uğraşma ve karşı konulamayan bir yeme isteği vardır. Hasta, kısa sürede büyük miktarlarda tıkınarak yeme nöbetlerini durduramaz.

b.      b.     Hasta aşağıdaki yollardan biri ya da daha fazlası ile yiyeceklerin şişmanlatıcı etkilerini ortadan kaldırmaya çalışır: kusma; mushil ilaçlar kullanma; değişen sürelerle aç kalma; iştah baskılayan ilaçlar, diüretikler ya da tiroid preparatları kullanma. Diyabetik hastalar bulimik olduklarında insülin tedavilerini ihmal etmeyi seçebilirler.

c.       c.     Çok şiddetli bir şişmanlama korkusu vardır. Hasta kendisi için, tıbben en uygun ya da sağlıklı olandan çok daha düşük ve kesin olarak belirlenmiş bir beden ağırlığı eşiği saptanmıştır. Öyküde, her zaman olmamakla birlikte sıklıkla bir anoreksiya nervoza dönemi vardır ve iki dönem arasındaki süre birkaç aydan yıllara kadar değişebilir. Başlangıçtaki bu dönemde anoreksiya nervozanın tüm belirtileri bulunabileceği gibi orta derecede kilo kaybı veya geçici amenore ile giden hafif, gizli bir form olabilir.

 

DSM-IV'de bulimiya nervoza için, "kusma olan bulimiya nervoza" ve "kusma olmayan bulimiya nervoza" olarak 2 alt tip belirlenmiştir; tanı koyulurken alt tipin de belirtilmesi istenmektedir (7). Ayrıca, DSM-IV'deki "3 ay süreyle ortalama olarak en az haftada iki kez ortaya çıkan tıkınırcasına yeme davranışı" ölçütü tanıya ICD-10'dan farklı bir sınırlama getirmektedir.

Yeme bozukluklarının klinik tanısı için klinisyenler arasında çok büyük bir tartışma olmamasına karşın etyoloji ve tedavi halen tartışmalıdır. Etyolojide psikopatolojik tezler ve sosyokültürel açıklamalar önem kazanmaktadır.

 

Tedavi

Her iki hastalığın tedavisi için de, temel bir tedavi yaklaşımı henüz benimsenmemiştir. Bireysel psikoterapi teknikleri, aile terapisi, grup psikoterapisi ve farmakolojik tedavinin etkinliği tartışılmaktadır. Genelde benimsenen birçok tedavi yaklaşımından aynı anda, işbirliği ve ortak çalışma çerçevesinde yararlanmaktır. Bu çerçeve içinde beslenme ve somatik durumun düzeltilmesine ilişkin medikal girişimler de yer almalıdır.

Anoreksiya nervozada beden ağırlığının arttırılması, bulimiya nervozada ise tıkınırcasına yeme nöbetlerinin azaltılması için beslenme uzmanı ile; somatik komplikasyonlar gerektirirse iç hastalıkları uzmanı ile birlikte çalışmak gerekir (8). Anoreksiya nervoza tedavisinde, beslenme rehabilitasyonu sırasında beden imgesi düzelmeden hızlı kilo aldırtmak risklidir. Günde 1 500 kalori alımı ile başlanıp giderek arttırılarak, haftada 1-1.5 kilo artış hedeflenebilir. Somatik komplikasyonlar yaşamı tehdit eder düzeyde ise ve beden ağırlığı yaş, cinsiyet ve boya göre beklenenin %30 altındaysa hospitalizasyon gerekebilir.

Yeme bozukluklarının tedavisinde aile terapisinin etkinliği giderek daha çok fark edilmektedir. Kimi araştırmacılar ailenin ele alınmadığı bir yeme bozuklukları tedavisinin başarısız olacağını öne sürerler (9). Daha çok ailesi ile yaşayan genç hastalarda etkilidir. Ayrılma-bireyleşme, otonomi kazanma temelinde ergen ve ailesi ile çalışılır. Anoreksiya nervoza tedavisinde bulimiya nervozaya göre yeri daha çok kabullenilmiş görünmektedir (10).

Kognitif-davranışçı psikoterapi en etkili tedavi yöntemlerinden biridir. Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervozada benzer teknikler uygulanır. Yanlış yeme tutumu ve beden ağırlığı ile aşırı uğraş hedeflenir. Kognitif-davranışçı psikoterapi temel semptom olan beden imgesi bozukluğunun düzeltilmesinde oldukça etkilidir (11).

Yeme bozukluklarının tedavisinde, özellikle anoreksiya nervozada, aktarımın (transfert, transference) güçlüğü nedeniyle klasik psikanalizin yeri sınırlıdır. Psikopatolojiyi açıklamak için psikanalitik referanslara gereksinim vardır, ancak tedavi talebi çok yetersiz olan hastayla bunları hemen çalışmak mümkün değildir. Psikodinamik psikoterapi ise, yeme bozukluklarının tedavisinde önemli bir yere sahiptir.

Psikodinamik psikoterapinin amaçları; hastanın hissetme kapasitesini arttırmak ve duygularından söz edebilmesini sağlamak, güç ve bağımlılık duygularını ifade edebilmesini kolaylaştırmak, süperego ve ilkel suçluluk duygularını ele almak, varolan yeme davranışına göre daha uygun başa çıkma stratejileri geliştirmek, özbakımı arttırmak ve hastayı sağlıklı fiziksel, beslenme ve bilişsel duruma geri döndürmek olarak özetlenebilir (12).

Bu yazıda yeme bozukluklarının ilaçla tedavisi ele alınacaktır. Ancak bu hastalıkların tedavisinde ilaç tedavisinin, daha çok yeni olduğu ve yerinin şimdilik çok sınırlı olduğu unutulmamalıdır.

 

Anoreksiya Nervozanın İlaçla Tedavisi

Son 50 yılda psikiyatride birçok hastalığın ilaçla tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, anoreksiya nervoza tedavisinde farmakolojik girişimler şimdilik yetersiz kalmaktadır (13). Yeme bozukluklarının ilaçla tedavisindeki gelişmeler ve başarılar daha çok bulimiya nervoza tedavisinde ortaya çıkmaktadır.

 

Anoreksiya nervoza tedavisinde antipsikotik ilaçlar

Bu alandaki ilk önemli çalışma 1960'lı yıllarda Dally ve Sargant'in İngiltere'de gerçekleştirdikleri araştırmadır. Klinisyenler değişik dozlarda klorpromazin ile izledikleri hastalarda ilaçsız hastalara göre kilo artışı gözlemişlerdir ancak klorpromazin ile birlikte deri altı insülin kullanımı sonuçları tartışmalı kılmaktadır. Ayrıca, 27 hastanın 5'inde grand mal nöbet ortaya çıkması ve %45 hastada bulimik atakların gelişmesi klorpromazinin tedavi için önerilmesini güçleştirir (14,15)

1982'de Vandereycken ve Pierloot; 1976'da Barry ve Klawans tarafından öne sürülen, anoreksiya nervozada merkezi dopaminerjik aktivitenin artışına ilişkin tezleri göz önüne olarak 4-6 mg/gün pimozid ile bir çalışma gerçekleştirmişlerdir. 3 hafta boyunca, 18 kadın hastanın 8'i pimozid, diğerleri ise plasebo almışlardır. Sonuçta günlük kilo artışı pimozid alan grupta daha yüksek bulunmasına karşın davranış değişiklikleri iki grup arasında anlamlı farklılık göstermemektedir (16).  

1984'de Vandereycken sulprid ile kontrollü bir çalışma yapmıştır. 300-400 mg/gün sulprid alan grupla plasebo alan grup karşılaştırıldığında kilo artışı ya da davranış değişiklikleri açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (17).

Bu çalışmalar, anoreksiya nervoza tedavisinde antipsikotiklerin ender olarak kimi olgularda başarılı olabileceğini ve genel durumu bozuk olan anorektik hastalarda yan etkileri açısından kullanımlarının sınırlı olacağını göstermektedir.

 

Anoreksiya Nervoza Tedavisinde Siproheptadin

Astımlı çocukların siproheptadin ile tedavisinde kilo artışına rastlanılması, bu serotonin antagonistinin anoreksiya nervozada kullanılabileceğini düşündürtmüştür. Siproheptadinin anoreksiya nervozada kullanımına ilişkin ilk çalışma 1977'de Vigersky ve Loriaux'nun araştırmalarıdır (18). Siproheptadin alan gruptaki (12 mg/gün)  hastaların %31'inde kilo artışı saptanırken aynı oran plasebo grubunda %18'de kalmaktadır. Ancak oranlar arasındaki farklılık istatistik anlamlılık taşımamaktadır. !979'da Goldberg ve arkadaşları anoreksiya nervoza tedavisinde daha yüksek dozda siproheptadin kullanmışlardır (19). Plasebo grubu ile yine anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir.

Halmi'nin 1986'da amitriptilin, plasebo ve siproheptadini karşılaştırdığı çalışmasının sonuçları; siproheptadinin kilo artışına ulaşmak için geçen süreyi kısalttığını düşündürtmektedir (20). Ayrıca, alt gruplar açısından değerlendirildiğinde siproheptadinin bulimik özellikler taşıyan grupta tedavi etkinliğini azalttığı, bulimik özellikler taşımayan anorektik hastalarda tedavi etkinliğini arttırdığı gözlenmiştir. Siproheptadinin yan etkilerinin çok az oluşu bu ilaca tedavide önemli bir yer açmaktadır.

 

Anoreksiya Nervoza Tedavisinde Antidepresanlar

Bu alanda ilk çalışmalar trisiklik antidepresanlar ile gerçekleştirilmiştir. Anoreksiya nervoza tedavisinde antidepresanların kullanımının başlangıcı iki teze dayanmaktadır. Birincisi, bu hastalık sürecinde ortaya çıkan depresif belirtilerin bu ilaçlarla tedavi edilebileceği, ikincisi de, trisiklik antidepresanların iştah ve kilo arttırıcı yan etkilerinin tedavide yardımcı olabileceğidir (13).

Anoreksiya nervozada antidepresanlar ile ilk kontrollü çalışma Lacey ve Crisp'in 1980'de Klomipramin (50 mg/gün) ile gerçekleştirdikleri çalışmadır. Ancak, sonuçta antidepresan alan grupta plasebo alan gruba göre anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (13).

Amitriptilinin etkinliğini araştıran iki kontrollü çalışma bildirmiştir. Birincisi, Biederman ve arkadaşlarının 1985'deki çalışmalarıdır (2.8 mg/kg/gün). 5 haftanın sonunda plasebo alan grup ile ilaç alan grup karşılaştırıldığında ne beden ağırlığında ne de semptomatolojide anlamlı bir farklılık not edilmiştir (21).

1986'da Halmi geniş bir çalışma ile amitriptilin (max: 160 mg/gün) plasebo ve serotonin antagonisti olan siproheptadini karşılaştırmıştır. İki merkezde değerlendirilen 72 hastada, amitriptilin ile kilo alımı daha çabuk gibi görünse de, sonuçta amitriptilin lehine anlamlı bir farklılık kaydedilmemiştir. Ayrıca, amitriptilinin duygulanım üzerine de anlamlı bir etkisi saptanmamıştır (20).

Sonuçta, trisiklik antidepresanlar ile yapılan kontrollü çalışmalar bu ilaçların anoreksiya tedavisinde yerlerinin tartışmalı olduğunu göstermiştir. Ayrıca, bu hastalarda trisiklik antidepresanlarla ortaya çıkabilecek yan etkiler de göz önünde bulundurulmalıdır.

Anoreksiya nervozada antidepresan kullanımı gözden geçirildiğinde son yıllarda serotonerjik antidepresanların büyük bir yer kapladığı görülmektedir. Bu denemelerdeki çıkış noktalarından biri anoreksiya nervoza ile obsesif kompulsif bozukluk arasındaki benzerliklerdir. Obsesif kompulsif bozuklukta serotonerjik ilaçların başarılı olması aynı ilaçların anoreksiya nervozada da etkili olabileceğini düşündürtmüştür. Ayrıca son yıllarda anoreksiya nervozadaki temel klinik belirtileri serotonerjik aktivitedeki değişikliklerle açıklayan tezler ve çalışmalar çoğalmaktadır (22, 23, 24). Bu tezlere göre, serotonerjik nörotransmisyonu ya da serotonin reseptör aktivasyonunu azaltan girişimler yeme tüketimini ve kilo alma isteğini arttırmaktadır. Dolayısıyla, teorik olarak yeme kısıtlaması ve kilo kaybı serotonerjik aktivitenin artışına bağlı olabilir (22). Kaye ve ark., serotonerjik aktivitedeki artışın rijidite, anksiyete, inhibisyon ya da obsesif davranış gibi özelliklerle ilgili olduğunu öne sürer ve yine serotonerjik aktivitedeki değişikliklerin kilo alımı ve patolojik beslenme davranışını etkilediğini düşünürler. Bu hipotez; obsesiflik, içedönüklük, mükemmelliyetçilik, azalmış spontanlık ve stereotipik davranışlar gibi kimi anorektik özelliklerin artmış serotonin aktivitesine bağlı olduğu görüşünü destekler (25). Bu görüşler obsesif kompulsif bozukluk tedavisinde başarısı kanıtlanmış serotonerjik ilaçların, anoreksiya nervozada yararlı olabileceğinin düşünülmesi açısından önemlidir.

Gwitsman ve ark., 1991'de yayınladıkları çalışmalarında 6 anorektik hastayı fluoksetin ile tedavi etmişler ve bu olguları tek tek sunmuşlardır. Hastalarda fluoksetin ile kilo artışının yanısıra yemekler ve beden ağırlığı ile aşırı uğraşta belirgin azalma gözlenmiştir. Ayrıca depresif belirtileri olan hastalarda duygulanımda belirgin düzelme not edilmiştir (26).

90'lı yıllarda fluoksetin ile çalışmalar giderek artmakta ve anoreksiya nervoza tedavisinde etkili olabileceği düşünülmektedir (24, 27). Kimi çalışmalar ise, fluoksetinin daha çok normal beden ağırlığına dönmüş anorektik hastalarda alevlenmeyi azalttığını, yatan hastaların tedavisinde ise etkisiz olduğunu düşündürtmektedir (28, 29).

1998'de Halmi ve ark., son çalışmalarında yine serotoninin anoreksiya nervozadaki rolü üzerinde durmuşlar ve fluoksetinin etkinliğini tartışmışlardır. 12 haftalık ilk sonuçlar, ilaç alan grupta semptomlarda anlamlı oranda düşüş göstermiştir (30).

Son yıllarda, fluvoksamin, paroksetin gibi diğer serotonerjik ilaçlar da anoreksiya nervoza tedavisinde denenmeye başlanmıştır. Ayrıca, sitalopram ve venlafaksin de yer edinmeye çalışmaktadır. Sitalopram ile ilginç sonuçlar kaydedilmektedir. Novotni ve ark.'nın Slovakya'da gerçekleştirdikleri bir çalışmada, sitalopramın anorektik hastaların anksiyodepresif semptomatolojisinde  iyileşme sağladığı gözlenmiştir. Dolayısıyla, sitalopramın anoreksiya nervozada komorbid affektif semptomatolojinin düzelmesinde etkili olabileceği düşünülmektedir (31).

Anoreksiya Nervoza Tedavisinde Lityum

1981'de Gross ve ark., kontrollü çalışmalarında lityum alan grupta plasebo alan gruba oranla kilo artışı göstermişlerdir (32). Ancak, çalışmada 4 haftalık sonuçların bildirilmesi ve uzun süreli sonuçların bildirilmemesi tartışma yaratmaktadır. Ayrıca, lityum az sıvı alan ve laksatif kullanabilen bu grup için riskli görünmektedir (33).

Anoreksiya Nervoza Tedavisinde Tetrahidrokannabinol

1983'de Gross ve ark., iştah artışı yaratmak amacıyla bu psikoaktif maddeyi kullanmışlardır (34). Anlamlı bir sonuç elde edilmediği gibi kimi hastalarda ciddi disforik reaksiyonlar gözlenmiştir.

 

Anoreksiya Nervoza Tedavisinde Diğer İlaçlar

Anoreksiya nervoza tedavisinde gliserol, klonidin, benzodiazepinler, antikonvülsanlar ve steroidler de denenmiştir. Ancak bu ilaçlarla kontrollü çalışmalar bildirilmemiştir (14).

Sonuçta, ilaçlar anoreksiya nervozada kilo artışı üzerine belki etkili olabilirler ama psikopatoloji ve semptomlar çok değişmez; bu da ancak geçici sonuçlar yaratır. Ayrıca, bu hastalarda ilaçların yan etkileri kullanımlarını sınırlamaktadır. Özetle, henüz kabul edilmiş spesifik bir ilaç yoktur (35). Ancak farmakolojik tedaviye yanıt verdiği bilinen ve başka psikiyatrik hastalıklar sırasında da rastlanan kimi belirtilerin anoreksiya nervozada da görülmesi, araştırmacıları bu hastalıkta da çeşitli ilaçları denemeye yöneltmiştir. Örneğin, beden ve kilo alımına ilişkin düşünce bozukluğunun adeta bir sanrıya dönüşmesi antipsikotiklerin, depresif mizacın görülmesi de antidepresanların kullanımının akılcı olacağını düşündürür (36). Ancak, çalışmaların sonuçları bu etkinin bile sınırlı olduğunu gösterir (29) ve düşük beden ağırlığında ortaya çıkan nörokimyasal değişikliklerin ilaç etkisini azaltabileceği sorusunu gündeme getirir.

 

Bulimiya Nervozanın İlaçla Tedavisi

Bulimiya Nervozanın farmakolojik tedavisinde anoreksiya nervozanınkine oranla daha hızlı gelişmeler kaydedilmiştir. Bu konudaki ilk çalışmalarda klinisyenler, bulimiya nervozanın ataklar biçiminde oluşu nedeniyle nöbete yakın olduğu düşüncesinden hareket etmişlerdir ve antikonvülsanlarla çalışmalar yürütmüşlerdir. 1977'de Wermuth ve ark., fenitoin; 1983'de Kaplan ve ark., karbamazepin ile kontrollü çalışmalar yapmışlardır (13).

1988'de Blowin ve ark., iştah bastırıcı olarak fenfluraminin etkili olabileceği düşüncesi ile bu ilacı bulimiya nervoza tedavisinde kullanmışlardır (37).

Yiyecek alımının kontrolünün serotonin ile ilişkisi bulunduğunu öne süren Krahn ve Mitchell bulimiya nervoza tedavisinde 1985'de triptofan kullanımının etkinliğini araştırmışlardır (38).

Hayvan deneylerinin opiyat antagonistlerinin stres uyaran ile değişen yeme davranışı üzerine etkili olabileceğini göstermesi üzerine; 1986'da Jones ve Gold, 1989'da Mitchell ve ark., naltreksonun bulimiya nervoza tedavisindeki yerini sorgulamışlardır (39).

1991'de Hsu ve ark., bulimiya nervoza tedavisinde lityum ile anlamlı sonuçlar kaydettiklerini öne sürdükleri çalışmalarını yayınlamışlardır (40). Ancak bu çalışmada plasebo ile de düzelme görülmesi sonuçları tartışmalı kılmaktadır. Ayrıca, aşırı yiyen, kusma, elektrolit düzensizlikleri gösteren bu hasta grubunda lityum kullanımının riskleri de düşünülmelidir.

Bütün bu çalışmalar, fenfluraminin cesaretlendirici kısmi sonuçları dışında ya etkisiz kalmakta ya da olumsuz sonuç vermektedir (13).

 

 

 

Bulimiya Nervoza Tedavisinde Antidepresanlar

Antidepresanlar ile çalışmalar bulimiya nervozada çok daha başarılı sonuçlar vermektedir. Bulimiya nervozada duygulanım değişikliklerinin gözlenmesi klinisyenleri, tedavide antidepresanların denenmesi yönünde cesaretlendirmiştir.

Bu alanda plasebo kontrollü ilk çalışmalar 1982'de başlamıştır (41). 1990'lı yıllara dek Imıpramin ve desipramin başta olmak üzere trazodon, fenelzin, amitriptilin, mianserin gibi antidepresanların bulimiya nervoza tedavisindeki yerini tartışan çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların çoğunda kısa süreli bulimiya nervoza tedavisinde antidepresanlar plaseboya göre daha etkili bulunmuştur. Ancak bu çalışmalarda hangi antidepresan grubun daha etkili olduğuna ilişkin sonuçlar yoktur (13).

Atipik depresyonda etkili oldukları için bulimiya nervozada denenen MAOI, aşırı yeme ataklarında etkili olmalarına karşın yan etkileri açısından sorun yaratmışlardır (42).

Amitriptilin kilo ve iştah artışı yarattığından bu grupta risklidir. Bupropion ile tedavi sırasında grand mal nöbetler ortaya çıkmıştır, bulimiya nervoza tedavisinde önerilmez (43).

Mianserin ile sonuçlar olumlu değildir ancak konu ile ilgili çalışmada mianserinin yüksek dozlara çıkılmaması (60 mg/gün) sonuçları tartışmalı kılmaktadır.

1989'dan itibaren fluoksetin ile serotonin geri alım inhibitörleri bulimiya nervoza tedavisine girmiştir. 1989'da Enas'ın çalışması doz etkinliğini tartışması açısından ilginçtir. Bu çalışmada 20 mg/gün fluoksetin ile plasebo arasında etkinlik açısından bir fark bulunmazken, 60 mg/gün fluoksetin plaseboya göre tedavide anlamlı farklılık göstermektedir (13).

1990'da Norveç'te yapılan bir çalışmada Trygstad ve ark., fluoksetinin etkinliğini değerlendirmişlerdir. Çalışmanın sonucunda fluoksetinin kognitif-davranışçı terapiye destekleyici bir tedavi olarak önemli bir yeri olduğunu öne sürmüşlerdir (44).

1992'de ABD ve Kanada'da 13 merkezde 387 hastayla gerçekleştirilen bir çalışmada plasebo, 20 mg/gün fluoksetin ve 60 mg/gün fluoksetin alan hasta grupları karşılaştırılmıştır. Günde 60 mg/gün alan grubun sonuçları diğer iki gruba göre anlamlı farklılık göstermektedir. 20 mg/gün fluoksetin alan grup plaseboya göre çok az farklılık göstermektedir (45).

1993'de Goldbloom ve ark., yayınladıkları çalışmada 13 merkezde, 382 hastayı değerlendirmişlerdir. Fluoksetin alan grupta anlamlı davranış ve yeme tutumu değişiklikleri not edilmiştir (46).

1998'de Fichter'in sunduğu, Almanya'da 72 hasta ile gerçekleştirilen bir çalışmada fluvoksamin plasebo ile karşılaştırılmıştır. Hastaların tümü ayrıca kognitif-davranışçı terapi görmüşlerdir. Çalışmanın sonuçları fluvoksamin alan grupta depresyon, anksiyete ve bulimiya nervozanın genel psikopatolojisinde etkili bir düzelme göstermektedir (47).

Ayrıca, serotonin antagonisti olan Sertralin, paroksetin, sitalopram'ın da bulimiya nervozada etkili olabileceği düşünülmektedir ve bu etkinliği araştıran çalışmalar sürmektedir.

Sonuçta, antidepresanlar duygulanım üzerine olumlu etki yapmakta, beden ağırlığı ile ilgili preoküpasyonu azaltmakta ve aşırı yeme ataklarının sayısını düşürmektedir ve sonuçlar plaseboya göre anlamlı farklılık göstermektedir (36).

Ancak antidepresanların bulimiya nervozada neden etkili olduğu halen tartışmalıdır. Antibulimik etkileri duygulanım üzerine olan etkilerinden mi kaynaklanmaktadır? Oysa duygulanım bozukluğu göstermeyen hastalarda da etkili olmaktadır. Yani depresyonu olmayan bulimik hastalar da antidepresan kullanımından yarar görmektedir (4).

Bu arada farmakolojik tedavi ile psikoterapinin etkinliğini karşılaştıran çalışmalar da yapılmıştır. 1990'da Mitchell ve ark., yoğun grup terapi programının imipramine üstünlüğünü göstermişlerdir (48). 1992'de Agras ve ark., bireysel kognitif davranışçı tedavi ile klomipramini karşılaştırmışlardır. Kognitif davranışçı tedavinin ilaca açıkça üstün olduğu görülmüştür (49).

Sonuçta, antidepresanlar bulimiya nervoza tedavisinde etkili görülse de tek başlarına ilk seçenek olarak düşünülemezler. Ancak, psikoterapi ile birlikte kullanıldığında olumlu sonuçlar artmaktadır.


Kaynaklar

1.      1.     Lucas AR. Has the incidence of anorexia nervosa increased since the 1930's? Neuropsychiatrie de l'enfance et de l'adolescence 1993; 5-6: 260-263.

2.      2.     Vandereycken W, Hoek H: Are eating disorders culture-bound syndromes? Halmi K (ed) Psychobiology and Treatment of Anorexia Nervosa and Bulimia Nervosa, Washington: American Psychiatric Press, 1992, p. 19-36.

3.      3.     Cathebras P, Fayard L, Rousset H. L'anorexie mentale est-elle un désordre culturel? La revue de medicine interne 1991, XII:104-110.

4.      4.     American Psychiatric Association. Practice Guidelines for Eating Disorders. Am J Psychiatry 1993; 150(2):208-228.

5.      5.     Gürdal A, Mirsal H, Ciğeroğlu B: Farklı sosyoekonomik gruplarda anoreksiya nervoza. 33. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Tam Metin Kitabı, 1997, s. 257-261.

6.      6.     Dünya Sağlık Örgütü. ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması. WHO. Geneva, 1992 (Türkçe çevirisi için yayın yöneticileri: Öztürk MO, Uluğ B) Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayınları, Medikomat, Ankara, 1993. 

7.      7.     American Psychiatric Association. Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders. IV. Baskı (DSM-IV) Washington, 1994.

8.      8.     Beumont PJV, Touyz SW. The nutritional management of anorexia and bulimia nervosa. Brownell KD, Fairburn CG (eds) Eating Disorders and Obesity. New York: The Guilford Press, 1995. p. 306-312.

9.      9.     Maltese MT, Halfon O. Réflexion sur les interactions familiales dans l'anorexie mentale. Neuropsychiatrie de l'enfance 1990; 38:470-478.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

:: Sonraki »